Hukuk fakültesi 1. sınıftayken Emre Terzi ve Burak Yorulmaz ile birlikte İzmir'de rastgele bir büronun kapısını çalıp misafiri olmuştuk. Av. Mustafa Oral'dı yanlış hatırlamıyorsam Karşıyaka çarşıda bürosu vardı. Bize hayata ve mesleğe dair nasihatlerde bulunmuştu. Şimdi aklıma geliyor da çok güzel bir deneyimmiş.

VİCDAN VE EMPATİ
Emekli bir hakim olarak geriye baktığımda, mesleğimin
severek yapılacak bir iş olduğunu düşünmüştüm hep. Şimdi
Avukatlık yapmaktayım ve salt sevgi değil tahammülde gerektiğini
düşünüyorum bu defa. Karar vermek daha kolaydı, onları
yerine getirmek yanında. Birde steril kozanın dışındasınız,
denetimin dışındaki bir yaşam. Zor ama sanırım daha keyifli.
Uzun süredir hukukçu kimliğimle birlikteyim. Mezun olduğumda
mesleğimi nasıl yapacağım konusunda bilgi sahibi
değildim. Stajyer hakimdim, mahkemeli yaşam yeniydi benim
için. 1985 yılında bir yakınımın boşanma davasında tanık olarak
mahkemede bulundum. Mahkemenin bulunduğu koridorda
çağırılmak için bekliyordum. Benim gibi bekleyen insanlara
baktım. Yüzlerinde kaygı, endişe ve sıkıntı vardı. Tüm bedenlerine
yansıyan bir belirsizlik. Ben şanslıydım. Tanıktım. Üstelik
anlaşmalı bir boşanmada. Mübaşirin adımı söylemesiyle
birlikte tedirgin oldum. Sert ve sinirli bir şekilde bağıran bir
adam. Salona girdim. Bu defa sertliğine ayak uydurmuş bir beden
diliyle “Burada dur !” diyen mübaşirin dediğini yaptım.
Kafamı kaldırdığımda yüzünde yaprak oynamayan hâkimi
gördüm. “Mahkeme suratlı” deyiminin ne kadar doğru olduğunu
düşündüm o an. Ellerimin ve ayaklarımın titrediğini hissettim.
Oysa ben tanıktım ve sadece “Davacı ve davalı anlaşamıyorlar”
diyecektim.
Mübaşirin ses tonunun daha kötüsü yargıçtan geldi. Kimliğimi
ve konu hakkında bilgimi sordu. İsmimi söyleyen sesim
bana yabancı geldi. Oysa başlangıçta hukukçu gözüyle kolay
bir dava diye son derece rahat girmiştim Adliye’ye. Neyse gerekeni
söyledim. Daktilodan mahkeme tutanağı çıkarıldı. Mübaşir,
dövmeye hazır bir şekilde “Şurayı imzala” dedi. Kapıdan
çıktığımda o salondan kurtulduğuma sevindim.
Koridorda duruşmaları için bekleyenlere baktım. Haklıydılar.
Onlar davanın tarafları ise bunu bir kez değil, pek çok
kez yaşamışlardı ve yaşayacaklardı. Oturuşları, duruşları, el ve
yüz hareketleri sıkıntılıydı. Kendi kendime söz verdim, dikkat
edecektim. Her duruşmayı aynı yöntem ile yönetmeyecektim.
İletişim önemliydi. Yargıca güven duyulmalıydı. Kendimce ilkeler
belirledim..
Benim çocukluğumun, babamın memurlarının profili farklıydı.
Her gün giyilen elbise aynıydı, ama temizliği ve ütüsü ilk
günkü gibi olurdu. Çalışırken ceket çıkarılır, siyah kumaştan
dirseklere kadar uzanan lastikli kolluklar takılırdı. Yuvarlak
gözlükler burnun ucuna yerleştirilir; camından daktilodaki yazıya,
üstünden de gözler hafif kısılarak karşıya bakılırdı. İş ne
denli uzasa da şikayet edilmezdi. Yoğunluk tevekkülle karşılanır,
cansiperane çalışılırdı. Maaş yetersizdi ama ay başlarında
maaş zarfı alındığında “Allah devlete, millete zeval vermesin”
denirdi. Gün bitiminde, mesai sonunda işi biten, yan masadaki
arkadaşına yardım eder, gerekirse de birlikte geç çıkarlardı.
Avurtları çökmüş olsa da, yüzlerinde yorgunluğun izi kalsa
da, bir “elinize sağlık” sözü gözlerinin ışıldamasına yeterdi.
Dar gelirli, ama geniş yürekliydiler. Ülkelerini, insanlarını
sever, sorumluluklarını bilirlerdi. Kırık dökük masalarda, tahta
iskemlelerde, şaryosu zor işleyen köhne daktilolarda inci gibi
yazarlardı. İşlerine yüreklerini katarlardı. İşte böyle anlatırdı
babam onları ve bilirdim ki, benim gibi onlar da babamın
çocuklarıydı.
Zaman geçti..ben amir oldum. Daktilodan bilgisayara geçişi
yaşadım. Başka mahkemeye talimat yazarken katibin tekrar
yazmak zorunda kaldığı ve uzun zaman alan ifade örnekleri
fotokopi denilen bir makineyle hemen hazırlanır oldu.
Duruşma tutanaklarına yanlış geçen ve çizilerek iptal edilip
yanına çizildi şerhi düşülen kelimeler yok artık. Bilgisayardan
çıkma, kimi italik, kimi kalın, kimi farklı karakterde kelimelerle
yazamadık kararlarımızı. Bazı harfleri kırık Remingtonlar ve
ille de Olivettilerle yazdık. Edebi de sayılmazdı üslubumuz.
Ama okuyunca..okuyunca anlardınız ki bu hakim sırf hukuk
bilgisini değil, yüreğini de katmış kararına. O bir dosyayı neticelendirmemiş;
o dosyanın içindeki insanları, yaşamlarını ve
geleceklerini de düşünmüş. Aynı nedenledir ki, mahkum ettiğiniz
sanık salondan çıkarken göz göze geldiğinizde bakışlarıyla
“Ben bunu hak etmiştim, doğrudur kararın” der size.
Günümüzde teknolojik gelişmeler kendini duruşma salonlarında
göstermektedir. Daktiloların yerini bilgisayarlar almakta,
kürsüden neredeyse sarkarak, katibinin söylediğini doğru
yazdığını denetlemeye çalışan yargıçlar önündeki monitörü
izlemektedirler günümüzde.
Artık kağıda değil ekrana yazılıyor yazılar ve tek tuşla kolayca
düzeltiliyor. Birinci hamur kağıt, saman kağıt, pelür kağıt
ve karbon kağıdını bilmiyor memurlarım. Onların A4 kağıtları
var. Bilgisayar ve printerları, internetleri var. Tapu kaydının,
nüfus kaydının celbi için müzekkereler ve tekitler yazılmıyor
artık. Her şey ekranınızda.. Diğer kurumların aylarca beklenen
cevabi yazıları yerine, bilgisayarı ile istediği bilgiye anında ulaşabilmektedir.
Ama hiçbir bilgisayar, karar konusunda çözüm
üretememektedir. Çünkü, vicdani kanaati yoktur..
Bir başka aleme geçtik sanki. Aylarca yapılan yazışmaların
sonucunu dakikalar içinde alabilmek başka nasıl mümkün olur
ki? Teknolojinin getirdikleri öyle kolay ve güzel ki. Ama tüm
bunlar çalışanları mutlu etmeye yetmiyor. Ne denli çabalasalar
da işleri yetiştirmek zor. Dosyalar arşivlere sığmıyor. Artan
nüfusla birlikte toplumda ihtilaflarda artıyor. Yeni dünyanın
yeni suç tipleri ortaya çıkıyor. İnsanlar mekanikleşiyor. Artık
yüreklerini koyabilecekleri işler kalmıyor.
Birbirleriyle ilişkileri de şimdilerde eskisi gibi değil. Yardımlaşma
nostalji sanki. Zaman kısıtlı, ilişkiler sınırlı. Herkes
kendi dünyasında kendi sorununu yaşıyor.
Dostluk ve dayanışma tükenmeye yüz tutmuş. Adliye binaları görkemli, duruşma
salonları geniş, kürsüleri daha heybetli..ama duvarların
yüzü daha soğuk sanki.
Müşteki ile sanık da farklı. Davacıyla davalı da. Yirmi yıl
öncesi geliyor aklıma. Küçük bir Anadolu ilçesindeyim. Davacı
yetmişli yaşlarında bir köylü amca. Hazinenin tapusunun iptali
ile kendi adına tescilini talep ediyor. İki celse, tamamlanan
belgeler, yağmurlu bir gündeki keşif ve son celse.. Davanızı
red ediyorum, temyiz hakkınız var diyorum. Davacı amca gayet
sakin “Allah razı olsun hakim hanım” deyip çıkıyor salondan.
Mübaşiri ikaz ediyorum hemen koridordan çevirip tekrar
getiriyor davacıyı. Amca diyorum, yanlış anladınız, davanızı
red ettim, kaybettiniz davayı. Yüzünde aynı sükunet hafiften
gülümsüyor.. “yok yanlış anlamadım kaybettiğimi biliyorum ”
diyor yavaşça. İyi ama o halde neden Allah razı olsun dedin çıkarken
diyorum. Yüzündeki ifade görünür biçimde değişiyor
sükunet yerini ciddiyete bırakıyor. “Bak Hakim Hanım” diyor.
Sesi tok, “Her duruşmaya geldiğimde başka delilin, belgen
var mı diye sordun bana. Yağmurlu bir gündü köye keşfe geldiğinde,
yağmur var gelmezsin sandımdı ama geldin. Elinde
şemsiyenle tarlada dolaşırken bileklerine değin çamura battın,
tek tek ölçtürdün sınırları, bilirkişileri oracıkta dinledin, köy
kahvesinin saçak altında katibine yazdırırken her şeyi, çayları
da sen ısmarladın. Ben sana da, kararına da güvendim, demek
ki haksızmışım, temyiz de etmem kızım” diyor. O son sözcük
“kızım” vurgusu daha hafif belli belirsiz dökülüyor dudaklarından.
Yüzüne bakıyorum hakim karşısındaki davacı değil
de, torunuyla konuşan bir dede sanki. “Kal sağlıcakla” deyip
çıkıyor. Kalıyorum öylece. Gözlerim doluyor. Ben bu insanlara
adalet dağıtmaya çalışıyorum. Onlar da bana nasıl insan olunur
onu gösteriyorlar. Bu ülkenin insanları, Anadolu insanları,
bizim insanlarımız. Nasıl saymazsın, nasıl sevmezsin onları.
Hakimler her sabah, çocuklarının okuldaki sorunlarını,
kendi hastalıklarını ve tedavilerini ve bazen de hiç bilinmedik
dertlerini portmantoya palto asar gibi bırakıp, kürsüye öyle
çıkarlar. İndiklerinde ise ertelendiği için daha da ağırlaşmış
olarak alıp, kendi dertlerini yaşamaya devam ederler. Atasözü
dedikleri ama beni hep rahatsız eden bir deyim vardır; “Alemin
derdi seni mi gerdi?” diye. Evet alemin derdi daima beni,
bizleri gerer. Hakim olmak böyle bir şey çünkü.
“Mal canın yongasıdır” atasözü boşa değildir. Ne acıdır ki
insanların canını yakan ve bazen de alan suçların kökeninde
çoğunlukla mal mülk ihtilafı vardır. “Değer miydi” dersiniz
her defasında. Yinelendikçe de kahrolursunuz. Yaşayarak öğrenirsiniz
ki, en acımasız canlı insandır. Sadece canları değil
malları da mühimdir, bunu unutursanız da gaddarlıkta sınır
olmadığını görürsünüz. O nedenledir ki, kürsüde yıllarını tüketen
hakimler için basit dosya, önemsiz uyuşmazlık yoktur.
Daha büyük davalar, daha derin yaralar olmasın diye her
davaya azami itinayla yaklaşılır.
Toplum hayatının karmaşası her kesimde farklı biçimde çıkar
ortaya. Ama mahkeme önüne geldiğinde iyice kesifleşmiştir.
Ya bir hukuki ihtilaftır artık; ya da kanundaki bir suç. Keşke
olmasa hiç biri. Ama var ve daima olacak.
Hakim, yasayı kuru, katı ve mekanik şekilde uygulayan bir
robot değildir. Çerçevesi hukuk olan bir tabloda olayları bir
ressam gibi canlandıran ve değerlendiren sanatkardır. Öğrendiklerini
matematik formülü gibi uygulama olanağı yoktur.
Hayali bedenlere dokunan kumaşlara benzeyen yasa değişiklikleri
yapılırken, o kumaşı elbiseye dönüştürecek olan hakim
üzerinde hiç durulmaz. Gelecekte bu denli teorik ve biçimsel
ortamda kalan hakim; sonuçta karşısına gelenlere cansız manken
gibi uzaktan bakarak, yargılama yaparsa şaşırmam…
Yasa değişimi az gelişmiş ülkelerde halkın oyalanma ve
uyutulma amaçlarından biri olur. Oysaki; halk ile adalet arasındaki
bağı koparan yöneticiler, yasalar vasıtasıyla toplumu idare
etmeye başlarlar. Yargıçlar da adil olan ile yasal olanı ayırt
edemez hale gelirler. Zaten öyle bir olanak da verilmez onlara.
Aynı tip karar verir olurlar bir süre sonra. Kanun çokluğundan
şaşkına dönersiniz ancak Adalet? Yine yoktur. Yargıcın akıl,
irade, vicdan, çalışkanlık yanında, içtenliği sağlam, güven
duyulan, bilgili, cesur, doğru, yansız ve saygın olması gerekir..
Çıkarlarının “yargıç” olmasına izin vermemelidir.
Onlar için bu dosyalar işten ibaret değildir. Her dosyanın
içerisinde insanlar vardır, onların aileleri, gelecekleri, beklentileri,
umutları, umutsuzlukları, sevinçleri, kederleri ve korkuları...
Yani tüm yaşamları. Bunları bilerek çalışan bir hâkim acaba
nasıl huzur içinde yaşayabilir?
Hâkimlerin toplumdaki bireylerle karşılaştığı duruşma salonları
ve “duruşma” yönetiminde düzeni sağlamak ve hukuk
kurallarını uygulamak için etkili bir ortam hazırlama yükümlülüğü
kolay mıdır? Yargıya gelince, adil olalım. Adaletli
davranalım. En genç hakimden, yaş sınırına gelmiş mahkeme
başkanına kadar hepimiz hukuku uygularken somut gerçekleri
göz ardı etmeden adaletle hükmedelim. Çünkü bizim kürsülerimizin
arkasında “Adalet Devletin Temelidir” yazar ve
kararlarımız “Yüce Türk Milleti Adına” diye başlar. Bundan
ağır sorumluluk olur mu ?
İnsanları tanımak, değerlendirmek güç iştir. Hele mahkeme
kürsüsünde iseniz ve karşınızda suçlu ya da suçsuz olduğuna
karar vereceğiniz bir şüpheli varsa, sorumluluğu daha da ağır
hissedersiniz. Bu noktada hata yapmamak için hukuk biliminin
sınırları iyi bilinmeli, diğer bilimlerin birikiminden yararlanılmalı
ve adaletle hareket edilmelidir.
Kürsünün önündeki kişi, müşteki, sanık ya da tanık... hangi
sıfatla gelmiş olursa olsun, sonuçta insandır; sizin gibi… ve son
söz, vicdanı olmayan yargıç olamaz !
Şimdilerde kürsünün bu yanında son sözüm de değişti;
empati yapamayan avukatlık yapamaz !
Hukukçu olarak değişmeyen son sözüm ise; hayatıma daha
fazla gün katamam ancak günüme daha fazla hayat katabilirim.

Avukat Gürsel Kasım

Hukukçu Anıları Seçkisi - TBB Yayınları - 2014

Yıllar önce avukat arkadaşım Yalçın ile bağımsızlığımızı ilan edip kendi büromuzu açmaya karar verdiğimizde, ikimizde de bütçe sınırlı olduğundan, sekreter (modern adıyla asistan) çalıştıracak paramız yoktu. Avukat adamın telefona kendisinin bakması da yakışmaz. Karar verdik gidip bir telesekreter almaya… Dedik sekretere para vermedik bari telesekreterimiz iyisinden olsun, kıydık paraya, aldık afillisinden bir tane… Büroya gelip telesekreteri kurduk. Neyse taktık kabloları, yaptık bağlantıları. Sıra geldi ses kaydına… Yalçın dedi “Abi ben utanırım, sen konuş” Dedim “Oğlum televizyona mı çıkıyosun, ne utanıyosun konuş sen işte…” Dedi “Yok, senin sesin karizma, sen konuş” “Benim sesin nesi karizma, boru gibi. Duyan konuşmanın sonunu beklemeden ürker” falan derken zaten erkek sesi olmasının pek doğru olmayacağına karar verdik. Düşünmeye başladık kim var sesi güzel diye… Yalçın: “Abi güzel kızların sesi kötü oluyor. Benim tanıdığım tüm kızlar da güzel. Senin çevrenden birine bakalım” Koptuk… “Sesini inceltip bi travesti taklidi yap bakalım” dedim Yalçın’a, Yalçından gelen cevap: -“Ayy çapkınnnn” Koptuk… Dedi “Abi neyse makara zamanı değil, halledelim şunu” Dedim “Müvekkiller kapıda sıraya girdi, telefon da çalmak için sabırsızlanıyor acele edelim” Tam o esnada telefon çalmaz mı, Koptuk… Yalçın: “Aha bak sıradalar işte gördün mü!!” Açtık baktık Telekom’dan internet bağlantısı randevusu için arıyorlarmış, yıkıldık… Dedik sesi sonra düşünürüz. Kayıt metnini bi ayarlayalım… -“Fon müziği ne olsun” dedim, Yalçın: “Demet Akalın’ın bi parçası var onu koyalım” “Hangisi? diye sordum Şarkının sözlerini mırıldanmaya başladı ciddi ciddi Koptuk… -“Sen onu git ev telefonuna yükle, bize klasik bir şeyler lazım” falan derken baktık zaten telesekreterin kendinden olan birkaç fon müziği dışında ekleme yapılmıyor, neyse müzik derdinden kurtulduk deyip seçtik birini… Başladık metni hazırlamaya… Erka hukuk bürosuna hoş geldiniz. Dahili numarayı biliyorsanız lütfen tıklayınız… Yalçın: “Abi santral mi var ne dahilisi?” Dedim “Arayan ne bilsin santral olup olmadığını. O bir tuşa basınca biz de telefonu kaldırırız işte çaktırma” Koptuk… -“İngilizce de koyalım mı?” dedim, Dedi “Koy koy havalı olur. Uluslararası hukuk bürosu imajı verir.” Wellcome to Erka Law Office… Please dial 2 for English falan derken dedik adamın hangi tuşa bastığını nerden bilcez? Yalçın: “Telefonu kaldırınca helouwww derse zaten yabancıdır anlarız demez mi..” Var olmayan yurtdışı müvekkiller için bile hazırlık yapıyoruz. Aynı detaylı performansı senden işlerde de bekliyorum… Derken benim cep telefonu çaldı. Baktım avukat arkadaşım Ebru. Dedi “Hayırlı olsuna geleceğim ofiste misiniz?” Dedim “Biz de seni bekliyorduk” -“Nassı yani?” dedi -“Telesekretere ses kaydı için kadın sesi lazım, seni konuşturalım” -“Ay ben utanırım konuşamam” demez mi Koptuk… Neyse geldi. Sütlü Nuriye de getirmiş sağolsun. Çayımızı demledik. Tatlılarımızı da bir güzel yedik. Telefonda “Ben konuşamam utanırım” diyen Ebru, birkaç deneme sonrası kabak çiçeği gibi açıldı. Sanırsın haber spikeri. Bir güzel kaydı yaptı sağolsun. Yalnız öyle bir moda girdi ki, ofisten giderken yürüyüşü değişmişti neredeyse… Böylelikle ofisin sekreter sorununu da geçici de olsa güle oynaya çözmüş olduk…

Kaynak Linki : http://www.hukukitavsiyeler.co....m/2016/08/07/avukati

Çocuk, "konuttan hırsızlık" suçlamasıyla (evden ziynet eşyası vs çalınmış) yargılandığı davada, duruşmadaki beyanında asabi bir ifadeyle: "bana ceza veremezsiniz!" diye diklenir. hakim: "nedenmiş o?". çocuk (müştekiyi göstererek) "bunun evinden aldığımız takıları kuyuncuya götürdük hepisi sahte çıktı apla"

Kaynak: Türk Hukuk Sitesi

  • Hakkımızda
  • Türkiye Barolar Birliği Yayınları tarafından hazırlanan Hukukçu Anıları Seçkisi eserlerinden yararlanılarak oluşturulan bir gruptur.