İNSAN HAKLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ

Kişilerin doğuştan kazanmış oldukları,devredilmez,dokunulmaz ve vazgeçilmez hakları olan İnsan Haklarının tarihsel gelişimi ile ilgili bilgi...

Öncelikle insan haklarını tanımlayalım:

Kısa ve öz anlamıyla İnsan hakları, insanın insan olması dolayısıyla sahip olduğu, vazgeçilmez, devredilmez ve tükenmez nitelikli hak ve özgürlükleridir. İnsan hakları, bireylere insanca bir yaşam için gerekli olan asgari şartların sağlanmasını amaçlar ve bu haklar “evrensel” dir. İnsan hakları uluslararası düzenlemelere de konu olmaktadır. İnsanın olduğu her yerde insan haklarından söz edilmektedir (Emekli, 2008: 45-46). 

Yukarıda tanımı bulunan insan haklarının tarihsel gelişimi:

İnsan hakları istisnasız bütün insanlara tanınmış olan haklardır. Bu haklar tarihin seyri içinde bir çok belgede yer almış olmakla beraber, bütün insanların bu haklardan yararlanmaları kolay olmamıştır (Ünal, 1997: 19). İnsan haklarının tarihsel gelişme sürecine baktığımız zaman, bu konuda ileri bir adım olarak değerlendirilebilecek her bir hamleden sonra, bu ilerlemeyi tersine çevirecek veya durduracak olaylar yaşanmıştır. Fransız devrimiyle gündeme gelen insan haklarının evrensel olarak geçerliliği fikri, Napolyon dönemindeki milliyetçilik akımları ile birlikte gerilemiştir (Ishay, 2004: 4). Sosyalist insan hakları savunucularının insan haklarının evrenselleşmesi yönündeki umutları, I. Dünya Savaşı‟na yaklaşılırken milliyetçilik dalgaları ile yok olmuş, iki savaş arası dönemde de, Milletler Cemiyeti (MC) ve Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) nün evrensel insan hakları hayalleri Stalinizm ve Faşizmin yükselişi ile herhangi bir gelişme gösterememiştir (Bozkurt, 2006: 42). Kölelik kurumunun bile 19. yy‟ın sonralarında yasaklanmış olması, insan haklarının tarih boyunca yerleşmesi konusunda ne kadar zorluk çekildiğini gözler önüne sermektedir (Ünal, 1997: 19). İnsan haklarıyla ilgilenenlerin çoğu dikkatini ilk dinsel ve felsefi yazılara yöneltmektedir. Bunların, insan hakları anlayışına göre insanlar, insan olmalarından dolayı temel ve devredilmez haklara sahiptir. Bu sonuç çeşitli toplumlarda, çeşitli biçimlerde varlığını sürdürmektedir. İnsan haklarının tarihsel gelişimi çoğunlukla Batılı felsefi ve siyasi prensiplerin evrimiyle ilişkili olup, İnsan hakları alanıyla ilgili ilk yasal gelişmelerin 1215 tarihli Magna Carta‟ya dayandığı iddia edilmektedir. Her ne kadar bu anlaşma, hür bir insanın; kendi konumundakiler ile yasal yargılanması, ülkenin yasaları uygun görmedikçe tutuklanmaması, hapishanede tutulmama, özgürlüğünden mahrum bırakılmama gibi hakları garantiye alsa da, bu garanti aslında yalnızca toprak sahibi erkeklere tanınmıştır. Magna Carta‟nın içeriğine baktığımız zaman da bu hakların, temel hak ve özgürlükleri değil, siyasi hakları içeren bir belge olduğunu söyleyebiliriz (Clapham, 2010: 16-18)Tarihi süreç içinde, yasal ve siyasal anlamda Magna Carta‟ya kadar uzanan İnsan hakları anlayışı, aslında İlkçağlardan beri süregelen ve bugüne kadar sürekli gelişerek ilerleyen bir akımdır. İnsan hakları anlayışının temelleri hem felsefi hem de hukuki olarak ilkçağlara kadar götürülebilir. 

İlk Çağlarda İnsan Hakları:

İnsan hakları düşüncesinin tarihini insanlık tarihinin başlangıcına kadar götürebiliriz. İlk çağlarda, insan hakları kavramının oluşum sürecinde, Hint, Sümer, Hitit, Mısır ve Çin uygarlıklarının küçük katkıları olsa da insanın haklarının gelişmesine en önemli katkıyı Eski Yunan Şehir devletleri ve Romalılar yapmıştır (Kasım, 2009: 8)

Antik Yunan’da İnsan Hakları:

İnsan hakları düşüncesinin felsefi olarak ilk ortaya çıkışı Antik Yunan‟a kadar uzanmaktadır (Kalabalık, 2004: 11). İnsanın felsefenin doğrudan odağı olarak ele alınması Sokrates ile başlamıştır. Sokrates ile başlayan akım, Aristoteles ile bitmekle beraber, Stoa okulu bu süreci bütünleyen niteliktedir. Site kurumunun sarsıntı geçirdiği dönemde Atina demokrasisini diriltme kaygısı, Platon ve Aristoteles için belirleyici etken olmuştur. Platon ve Aristoteles‟in düşüncelerinde, dönemin genel özelliklerine koşut olarak, bireysel hak ve özgürlükleri öne çıkartmayan bir yaklaşım söz konusudur (Gemalmaz, 2001: 3). Bu dönemde kişi birey olarak değil, toplumun bir üyesi olarak kabul edildiği için, yunan site devleti yurttaşları seçme ve seçilme hakkı gibi bazı siyasi haklara sahiptiler. Ancak kanun hakimiyeti ilkesine göre, kişiler her türlü faaliyet ve davranışlarında kanunlara uymak zorundaydılar. Bu nedenle, Atina demokrasisinin hürriyet anlayışı, sadece siyasi hürriyet ile sınırlıydı (Kalabalık, 2004: 11). Eski Yunan Site Devletleri‟nde yurttaş olarak adlandırılan bir grup, siyasi faaliyetlere katılır, oy kullanır ve yönetimde söz sahibi olurdu. Bu durumda şu önemli soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Antik Yunan‟da devlet yönetimine katılan, oy hakkınasahip olan ve “yurttaş” olarak adlandırılan kişiler kimlerden oluşmaktaydı? Bu sorunun cevabı Antik Yunan‟daki insan hakları anlayışını gözler önüne sermektedir. İşin aslına baktığımızda Antik Yunan‟da toplum içinde yurttaş sıfatını taşıyanlar küçük bir azınlıktır. Toplumun büyük bir bölümünü her türlü haktan tamamen yoksun olan, eşya ve hayvandan farkı olmayan “köleler” oluşturmaktadır (Bozkurt, 2006: 43). Tüm bu nedenlerle Antik Yunan‟ın Polis devletlerinde özgürlük deyince yurttaşların özgürlükleri, demokrasi deyince de azınlık demokrasisi akla gelmektedir (Akad ve Vural Dinçkol, 2009: 17)

Roma Medeniyeti’nde İnsan Hakları:

Romalılar, Yunanlılara göre daha iyi idareciler olsalar da, hükümet sanatını daha da ileriye götürseler de, gerçek hayatta kişi hürriyetleri ve insan hakları konularında herhangi bir ilerleme kaydedememişler, Yunan Şehir devletleriyle aynı yolda devam etmişlerdir. Aynı Yunan site devletlerinde olduğu gibi, Roma hukuk sistemine göre de köleler insandan sayılmaz, sadece bir mal ve evcil hayvan olarak muamele görürlerdi. Roma‟da “vatandaş” sıfatını, çeşitli ödev ve sorumlulukları yerine getirenler kazanabiliyordu (Bozkurt, 2006: 44). Kanunları kendi elleri ile yapan Romalı vatandaşlar, bırakın toplumun diğer kesimlerini, kendileri için bile bazı özgürlükler konusunda düzenleme yapmamışlardır. Aslında bu durum, dönemin Roma medeniyetinde kişi özgürlükleri kavramının daha kafalarda oluşmadığının bir göstergesidir. Romalılar da Yunanlılar gibi bireyin devlet karşısında bazı haklara sahip olamayacağını benimsemişler, devlet kudretinin bu haklarla sınırlandırılabileceğini tasavvur edememişlerdir. O dönemlerde, sınırsız olarak niteleyebileceğimiz bu devlet iktidarının altında bireyler, adeta eriyip gitmişlerdir. İnsanlar o dönemde sitenin baskısı altında kalmışlar ve bireysel özgürlük düşüncesine yabancı olarak yaşamışlardır (Bozkurt, 2006: 44-45). Yunan medeniyetinde olduğu gibi, Roma siyasal rejiminin temelinde de kölelik kurumu varlığını sürdürmüştür. Romalı vatandaşlar arasında bile mensubu bulunulan toplumsal kesime göre eşitsizlikler vardır. Ayrıca Roma medeniyetinde kadınlara kamu hukuku alanında hak tanınmamış, özel hukuk alanında ise sınırlı haklara yer verilmiştir. Kadınlar, doğumlarından ölümlerine kadar vesayet altında kalmışlardır. Buluğ çağına kadar kadınlar, yetişkinlik öncesi dönem olarak nitelenen zaman diliminde vesayet altında yaşamışlardır. Yetişkin olduktan sonra ise kadınlar, ya kocasının ya da babasının vesayeti altında bir hayat sürmüşlerdir (Gemalmaz, 2001: 6-7). Netice olarak ilkçağların insan hakları yaklaşımında bir düşünce birliğinin olmadığı sonucuna varabiliriz. Ne insan haklarına değinen ilk filozof Sokrates‟te, ne de adalet yönünden insan haklarını ele alan Platon‟da, insana insan olarak değer veren, ona devlet içinde ve devlete karşı herhangi bir hak tanıyan fikirlerin izine rastlanmaz. İlk çağda ne “Hammurabi Kanunları” nın vermiş olduğu bazı haklar, ne de Roma vatandaşlarına tanınan haklar gerçek anlamda insan haklarıdır. Çünkü bu haklar bütün insanlara tanınmış olan haklar değildir. Tanınan haklar da köleliğin kurumsal hale gelmesinden başka bir işe yaramamıştır (Kalabalık, 2009: 40). İlk çağlarda, günümüzdeki evrensel insan hakları anlayışına en çok yaklaşan felsefi akım; Eski Yunan‟daki köleci ve totaliter anlayışı aşan, geniş bir düşünce ve ruh olgunluğuna önem veren, devleti her şeyin üstünde tutan klasik Yunan düşüncesinden tamamen ayrılan, eşit ve kardeş olan insanların bir sitenin değil, tek bir dünya devletinin vatandaşları olduğunu savunan Stoa düşüncesidir (Coşkun, 2006: 60).

Ortaçağ’da İnsan Hakları:

Büyük Roma İmparatorluğu‟nun 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma olmak üzere ikiye ayrılmasından sonra, Batı Roma İmparatorluğu‟nun 476 yılında yıkılmasıyla başlayıp, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu‟nun varlığını sona erdiren İstanbul‟un fethinin gerçekleştirildiği 1453 tarihine kadar geçen döneme “Ortaçağ” adı verilir (Doğan, 2009: 93). Hıristiyanlığın siyasi bir güç olarak ortaya çıkması, Avrupa‟da feodal yönetimlerin hüküm sürmesi, genellikle ilk insan hakları belgesi olarak kabul edilen Magna Carta‟nın İngiltere‟de kabul edilmesi ve İslamiyet‟in doğuşu gibi gelişmeler, insan hakları bakımından Ortaçağa damgasını vuran önemli olaylardır

Feodalite ve Hıristiyanlık’ta İnsan Hakları:

Ortaçağın siyasal, sosyal ve hukuki yapısını belirleyen yönetim sistemi, feodalite olarak adlandırılmaktadır. Feodal düzen hem ilkçağın, hem de modern çağın siyasi ve toplumsal yapısından farklıdır. Bir yandan barbar istilaları diye anılan Norman ve Macar istilaları, diğer yandan Akdeniz‟deki İslam egemenliğinin etkisiyle doğu ticaret merkezleriyle bağlantıları kesilen Ortaçağ Avrupa‟sında, kendi içinde kapalı bir ekonomik düzen oluşmuştur. İşte bu kapalı tarım ekonomisi olarak adlandırabileceğimiz yönetim sisteminin adı feodalitedir (Göze, 2007: 63). 500-1000 km² lik bir toprak parçası üzerinde en önemli ve güç sahibi kişi, daha az toprağa sahip olanları koruma görevini üstlenmiş ve onlar da bu güç sahibi kişiye bağlılık sözü vermişlerdir (Sander, 2010: 73). Feodal düzende sosyal yapıyı belirleyen özellik, kişilerin toprakla olan ilişkileridir. Toprağa sahip olan kişi, aynı zamanda siyasi iktidara da sahip olan kişidir. Toprak sahibi olmayan insanlar, üzerinde yaşadıkları toprağın sahibine, sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki yönden bağımlı olarak yaşayan köleleşmiş kimselerdir (Göze, 2007: 64). Feodalizmde, yönetilen kesim, yöneticilere karşı hizmet ve sadakatle borçludur ve yöneticiler de onları korumakla yükümlüdür. Bu dönemde özgürlük, derebeylerin toprakları üzerindeki özgürlükleri olarak anlaşılmıştır. Bundan dolayı bu dönemde temel hak ve hürriyetlerin karşılıklı olarak tanınmasından söz edilemez (Kalabalık, 2009: 41). Her ne kadar feodalizmde gerçek anlamda temel hak ve hürriyetlerin karşılıklı olarak yer almamasına vurgu yapsak da, yerel düzeydeki bazı uygulamalar konumuz açısından önem kazanmaktadır. Bu uygulamalar genel olarak şöyledir: Feodal sistemde, lord ile vassal arasındaki ilişki karşılıklılık esasına dayanmaktadır. Feodalizmde hiç kimse tam anlamıyla egemen değildir. Kral ile halk, lord ile vassal bir çeşit sözleşmeyle birbirlerine bağlıdır. Buna aykırı hareket edilmesi durumunda, karşılıklı olarak hak ve ödevler sona ermektedir. Bu durum sık sık karışıklıklara yol açmışsa da, gelecek çağların anayasal hükümet anlayışının feodalizmin bu sözleşmeye dayanan niteliğinden kaynaklandığı belirtilmektedir. Ayrıca, feodal beyler merkezi iktidarlara karşı direnme odakları haline geldikçe, kendi kendilerini yönetme şansına ve özgürlüğe sahip olmuş, bu da sadece küçük bir sınıf için de olsa, bazı sübjektif kamu haklarının tanınmasına yol açmıştır (Coşkun, 2006: 63-64). İşte bu krallar ve derebeyler arasında yapılan anlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişme evrelerinde belirleyici rol oynamış ve bu anlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki haklara bir temel oluşturmuştur (Kalabalık, 2009: 41). Ortaçağın siyasi, sosyal ve hukuki otoritesini feodalizm oluştururken dini otoritesini Hıristiyanlık oluşturmuştur. Siyasal otorite ile dinsel otoriteyi birbirinden ayırarak insanın vicdanını devletin tahakkümünden kurtarmak isteyen Hıristiyanlık, insanın kişiliğine değer vermiş ve her insanın Tanrının bir kopyası olarak yaratılmış olması dolayısıyla yüksek bir haysiyet taşıdığını ve bu haysiyet gereğince de insanların kişiliğine bağlı bir takım haklara sahip bulunduğunu ortaya koymuştur (Coşkun, 2006: 61-62). Bu düşünceler kölelik düzenine karşı isyanın başlamasına sebep olmuştur. Çağın ortalarına doğru Hıristiyanlık, devlet otoritelerine karşı insan haklarını ve vicdan hürriyetini savunmayı bırakmıştır. Dini çevrelerin gücü olan kilise ile siyasi iktidar birleştiği için bireylerin hak ve özgürlükleri etkin çevrelerce önemsenmemiştir (Kalabalık, 2009: 41). Bu durum Ortaçağda Kilisenin de toprak sahibi olarak büyük bir güç haline gelmesine sebep olmuştur. Dindar Hristiyanların yaptığı bağışlar ve toplanan sadakalarla birlikte manastırlar çok zenginleşmiş, zamanın en büyük ve güçlü toprak sahipleri olmuşlardır. Kilise artık ilk zamanlarda benimsemiş olduğu insan hakları ve eşitlik anlayışından tamamen uzaklaşarak genel yoksullaşmayı ve sınıf ayrılıklarını hoş görmeye başlamış, insanların bu dünyada geçici olduğunu, asıl önemli olanın öbür dünyadaki mutluluk olduğunu savunmaya başlamıştır (Göze, 2007: 70). Belli bir toprak zenginliğine ve siyasi bir güce ulaşan Hıristiyanlık zamanla, mutlak devlet otoritesi karşısında, bireyin temel hak ve özgürlüklerini savunamaz hale gelmiş, bir baskı politikası izlemeye başlamıştır. Zamanla ayrıntılı bir örgütlenme biçimine ve çok iyi işleyen denetim mekanizmalarına sahip olan Kilise, varlığını tehlike altına sokan, kendisi için tehdit oluşturan fikirlerle her türlü baskı aracını kullanarak mücadele etmiştir. Kilise kendi dışında kalan bütün görüş ve düşünceleri sapkınlık olarak nitelemiş ve bu tür görüşleri savunan kişilere çok ağır bedeller ödetmiştir (Coşkun, 2006: 62-63). 

İngiltere’de İnsan Haklarının Gelişmesi ve Magna Carta:

XI. yy‟da İngiltere Normanlar tarafından işgal edilmiştir. Norman istilasından sonra adaya yerleşen feodal beyler krallarını desteklemişlerdir ama bu destek, kral açısından çok güvenilir bir destek olmamıştır. Feodal beyler, kralların kişisel gücü ile ve kendilerine sağlanan çıkarlarla orantılı olarak ona destek vermişlerdir. Feodal beylerle kral arasında oluşan güç ve çıkar dengesi XIII. yy‟a kadar korunmuştur. Bu tarihten sonra ise denge, feodal beyler lehine bozulmaya başlamıştır. XIII. yy başlarında Kral Yurtsuz Jean, Papa III. İnnocent ile anlaşmazlığa düşmüş ve ona karşı başlattığı mücadeleyi kaybetmiştir. Aynı zamanda Fransa‟ya da 1214 yılında yenilen Kral Yurtsuz Jean feodal beylerin tepkisiyle karşılaşmıştır. Tüm bu yenilgilerden sonra feodal beyler ve baronlar krala başkaldırmışlar ve hakları güvence altına alınıncaya kadar mücadele edeceklerini açıklamışlardır. Kral yurtsuz Jean 1215‟te feodal beylerin isteklerine boyun eğmek zorunda kalmış ve Magna Carta (Büyük şart)‟yı imzalamıştır. Magna Carta özetle şu haklardan oluşan bir belgedir (Göze, 2007: 429-432):

Kral, özgür kişileri hükümsüz bir şekilde tutuklamayacak, hapsedemeyecek ve mallarına el koyamayacak.

Kral, adaleti değiştirmeyeceğine, kimseye karşı hak ve adaleti yerine getirmekten kaçınmayacağına söz verecek.

Cezalar suçun ağırlığı ile orantılı olacak.

Tüccarlara ticaret özgürlüğü sağlanacak.

Kralın devletin yasalarını çiğnemesi durumunda, baronlara isyan etme hakkı tanınacak.

1215 yılında kabul edilen İngiliz Magna Carta haklar bildirisi, uzun bir süre, hukukun ve insan haklarının sembolü olarak kabul edilmektedir (Helmholz, 1999: 297). Ancak önceleri özgürlüklerin koruyucu heykeli olarak bilinen Magna Carta, daha sonra bazı tarihçiler tarafından halkın özgürlükleri ile ilgili bir belge olarak değil, feodal tepkinin belgelenmesi olarak düşünülmüştür (Mcllwain, 1914: 27). Feodal beylerin bu belgeyi krala imzalatırken izlemiş oldukları amaç, feodal ayrıcalıklarının kral tarafından tanınmasını ve kralın bu haklara saygı göstermesini sağlamaktır (Göze, 2007: 430). Ayrıca feodal beyler ve baronlar, yargılama söz konusu olduğunda kendi eşitleri tarafından yargılanmayı sağlama almaya çalışmışlardır. Bunun gibi birçok özelliği bulunan Magna Carta‟yı modern anlamda bir insan hakları belgesi olarak tanımlamak mümkün değildir (Gemalmaz, 2001: 14).

İslamiyet Anlayışında İnsan Hakları:

Uygarlığın küresel bir nitelik almaya başlamasında, Helenizm‟in genişlemesinden sonraki ikinci aşama, M.S. 600 – 1000 yılları arasındaki dönemde İslam dünyasının üstünlüğü ele geçirmesidir. İslamiyet‟in doğuĢu, Avrupa, Hindistan, Çin ve Ortadoğu uygarlıkları arasındaki dört merkezli kültürel dengeyi tam anlamıyla bozmamışsa da, bu dengeye ait olan sınırları keskinleştirmiş ve Ortadoğu‟nun göreli ağırlığını artırmıştır.Roma İmparatorluğu‟nun yıkılması ile büyük coğrafi keşiflerin başlamasına kadar dünya tarihinde İslamiyet‟in doğuşundan daha önemli bir olay bulmak zordur (Sander, 2010: 47). Sander‟e (2010: 48-49) göre, İslamiyet‟in çürümekte olan Hıristiyanlık ve ırkçı Yahudiliğe karşı önemli üstünlükleri vardı ve bu yüzden İslamiyet, taraftarları arasında hızla tutundu. Her şeyden önce, günlük hayatta, nezaket, sevecenlik ve zayıf olana karşı merhamet duygusu önemli bir üstünlük sayılabilir. Ayrıca İslamiyet hiç ödünsüz bir tek tanrılık üzerine oturmuş olup, bütün insanlığa seslenmekteydi. Yahudi dininin belirli bir seçilmiş halka dayanan sınırlılığına sahip değildi. İslamiyet başta dinden olanları zorla döndüren bir din değildi. Hz. Muhammed, Hıristiyanlık ve Yahudiliği tek tanrılı dinler olarak saymış, İbrahim‟den İsa‟ya kadar tüm peygamberleri de kabul etmişti. Yahudi ve Hıristiyanlar vergi ödemekten başka bir yükümlülükleri olmaksızın kendi inançlarını özgürce sürdürmüşlerdi. Hz. Muhammed‟in ve İslamiyet‟in bu temel felsefesi ve bu felsefeye dayalı olarak ortaya çıkmıŞ olan çeşitli uygulamalar, modern anlamdaki insan hakları anlayışının o devirde yaşanmış olduğunu göstermektedir. Günümüzde İnsan haklarının ilk kez Batılı modern devletlerde ortaya çıktığı iddia edilmektedir (Donnelly, 1995: 58). Batı dünyasında 17. yy‟ın son yıllarında, insanın bilincinden kaynaklanan insan haklarına ilgi gösterildiğini görmekteyiz ve o zamandan beri, temel insan haklarına anayasal güvenceler sağlamak için, Locke‟un veya Hegel‟in yaptığı türden çabalar gösterilmiştir. İslam dünyasında bir insan hakları belgesi, Hz. Muhammed tarafından “Veda Haccı” sırasındaki vaazında dünyaya verilmiştir. Veda hutbesi İslam‟ın insan soyunun her üyesine ve hepsine bağışladığı hakları özetlemiştir. Bu vaaz, kardeşlik, birlik ve insan özgürlüğünü, insanlar arasında kimin üstün olduğunu belirleme konusunda dürüstlük kuralını vurgulamıştır. Irkın, rengin veya cinsiyetin bir insanı daha üstün ya da daha aşağı saymak için temel alınmasına da veda hutbesinde karşı çıkılmıştır (Khwaja Gulam, 2009: 169-170). İslamiyet, İngiliz Haklar Bildirisi‟nin kaleme alınmasından yaklaşık bin yıl kadar önce, bir Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ortaya koymuştur ve ona, insanlar için bu haklara saygı göstermeyi ve bu hakların özgürce gerçekleşmelerini sağlamalarını zorunlu kılmıştır. Ne yazık ki uygulamada bu yapılmamıştır. Müslüman ülkeler İslam‟ın savunduğu toplum ve devlet kavramını gözden uzak tutmuşlar ve içtihat diye bilinen harekat ilkesini de etkisiz hale getirmişlerdir (Khwaja Gulam, 2009: 170). İnsan haklarının modern batılı toplumların bir ürünü olduğuna karşı çıkan Müslümanların ve diğer batı dışı geleneksel inanışların, insan hakları kavramını yanlış yorumladıkları ifade edilmektedir. Donnelly‟ e (1995: 59) göre; Müslümanlar, sürekli olarak ve kesin bir şekilde dindaşlarına saygı ve onurla muamele etmekle emredilmişlerdir, ama bu emirlerin dayanakları insan hakları değil, yalnızca ödevler yükleyen ilahi emirlerdir. İslamiyet‟in getirmiş olduğu hak ve özgürlüklere ilişkin çok sayıda liste hazırlanmıştır. 1981 yılında ilan edilen “Evrensel İslam İnsan Hakları Bildirgesi” nde de 23 adet hak sıralanmıştır. Fakat biraz dikkat edildiğinde, temel haklar veya insan hakları olarak sayılanların hak değil ödev olarak formüle edildiği görülmektedir. Örneğin, özgürlük hakkının içeriği, haksız köleleştirmeme ödevi ile sınırlandırılmıştır. Adalet hakkı, bireylerin devlete karşı sahip olduğu vazgeçilmez bir hak değil, yöneticinin bir görevidir. İfade özgürlüğü, doğruyu söyleme yükümlülüğü olarak düzenlenmiştir. Müslüman bir kişinin inancı, ölünceye kadar korumakla yükümlü olduğu kutsal bir emanet olarak algılandığı için, din değiştirmek yasaklanmış ve suç sayılmıştır. İslamiyet‟te, hakların kaynağı ve özneleri de farklı bir yapıdadır. Haklar kişinin salt insan olması sebebiyle sahip olduğu yetkiler değil, Allah‟ın bağışladığı ayrıcalıklardır. Haklar çeşitli şartlara bağlıdır ve kişiler, onlara yükümlülüklerini yerine getirmek için sahiptir (Uygun, 2011: 251). İnsan hakları bir hak mıdır? Yoksa ödev midir? Sorusu, dinlerin ve özellikle de İslamiyet‟in İnsan hakları anlayışında birçok yazar tarafından tartışılan konular arasında yer almakta, çeşitli karşıt görüşler ileri sürülmekte ve bu konu hakkında doktrinde önemli fikir ayrılıkları yaşanmaktadır. İster hak, ister ödev olarak anlaşılsın, Ortaçağ‟daki Arap yarımadasının insan hakları anlayışı göz önüne alınırsa, zamanın en çağdaş hak ve özgürlüklerinin İslamiyet ve Hz. Muhammed‟in mesajları doğrultusunda oluştuğunu söyleyebiliriz.

Modern Çağda İnsan Hakları:

Eski dönemlerde de bunu destekleyen bazı fikirler olmasına rağmen, insan haklarının esas olarak modern çağın bir düşüncesi olduğu ileri sürülmektedir. Modern çağın başlarında insan hakları düşüncesini “doğal haklar” adı altında ilk dile getiren  düşünür John Locke‟dur. Locke, herkesin “hayat” , “hürriyet” ve “mülkiyet” hakkına sahip olduğunu ileri süren bir doğal haklar teorisi geliştirmiştir (Erdoğan, 2007: 93). Locke‟un bu görüşleriyle birlikte Modern çağda insan hakları, siyasi düşünce tarihini ilgilendiren felsefi bir tartışma olmaktan çıkmış, devletlerin anayasalarını ilgilendiren bir konu olarak hukuk alanına girmiştir. Bu dönemde devletin mutlak egemenliğine dayanan anlayış zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak hukuk hayatına mal edilmiştir (Kalabalık, 2009: 42). Rönesansla başlayan “hümanizm” akımı bireyi ön plana çıkarmış, devlet artık bireyin hizmetinde, onun bireysel gelişimini sağlamak ve güvence altına almakla görevli olan bir kurum olarak nitelendirilmiştir. Bireyin doğuştan din, dil, ırk, renk ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin bir takım doğal haklara sahip olduğu ve devletin görevinin de bu hakları korumak olduğu şeklinde kabul gören doğal hukuk anlayışı kısa sürede benimsenmiş ve pozitif hukukta yerini almaya başlamıştır (Kalabalık, 2009: 43).

İngiltere’de İnsan Hakları Alanında Yaşanan Gelişmeler:

Devlete karşı bireye sağlanması gereken temel hak ve özgürlüklerin Avrupa‟da ilk defa talep edildiği ülke İngiltere‟dir. İngiltere‟de hak ve özgürlüklerin tanınması yolundaki çabalar, krallık ile parlamentonun çatışması ve parlamento içindeki farklı çıkar gruplarının mücadeleleri sonucu gündeme gelmiştir (Bozkurt, 2006: 58). Genellikle 1215 tarihli Magna Carta‟nın insan hakları alanında ilk yazılı belge olduğu ifade edilmektedir. Fakat Magna Carta‟nın yukarıda da incelediğimiz gibi, her insana temel bazı haklar sunmak yerine, sadece feodal beylere ayrıcalık tanıdığı, köylü ve kentli yurttaşların ise bu haklardan faydalanamadığı belirtilmiştir. Magna Carta‟nın önemi, sınırlı bir kesime avantaj sağlamış olsa da, ilk defa devlet otoritesinin sınırlandırılması konusunda ortaya çıkmaktadır. Magna Carta‟dan sonra Modern çağda İngiltere ve insanlık tarihine damgasını vuran Magna Carta kadar büyük öneme sahip bazı antlaşma ve bildiriler de vardır. Bunlar: “Petition of Rights”, “Habeas Corpus Act” , “Bill of Rights” ve “Act of Settlement” tır (Doehring, 2002: 259-260). 

Petition of Rights - Haklar Dilekçesi :

(1628) İngiltere‟de süregelen parlamento ile kral arasındaki çatışma, I. Charles döneminde, kralın parlamentoya danışmadan İspanya ile Fransa‟ya savaş ilan etmesi ve  savaş masraflarını karşılamak için yeni vergiler koyması sonucu alevlenmiştir. Parlamento krala, Fransa ile süren savaşa mali destek sağlama karşılığında 1628 tarihinde Petition of Rights (Haklar Dilekçesi)‟ ni kabul ettirmiştir. İngiltere‟de temel insan hakları belgeleri içinde tarihsel olarak ikinci önemli belge olan Haklar Dilekçesi, Magna Carta‟nın tekrarı özelliği taşıyan bir antlaşma olarak yerini almıştır (Akad ve Vural Dinçkol, 2009: 236-237).

Habeas Corpus Act (1679):

Habeas Corpus Act, Kral II. Charles zamanında hazırlanan, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin korunmasına yönelik kurallar içeren ve toplam 21 maddeden oluşan bir düzenlemedir (Gemalmaz, 2001: 55). Kısaca Habeas Corpus Act ile kişilerin yargıç kararı olmadan tutuklanmaları, hapsedilmeleri ile keyfi ve uzun süreli tutuklamalar yasaklanmıştır (Akad ve Vural Dinçkol, 2009: 237).

Bill of Rights – Haklar Bildirisi – (1689):

1685 yılında II. Charles‟ın ardından Katolik olan kardeşi II. James‟in mutlak monarşiyi canlandırma çabaları, parlamentonun tepkisine yol açmış ve Bill of Rights‟ın ortaya çıkış koşulları hazırlanmıştır. II. James‟in Fransa‟ya kaçması üzerine kızı Marry ve kocası William, tahta geçiş koşulu olarak parlamentonun hazırlamış olduğu Haklar Bildirisi‟ni imzalamışlardır (Akad ve Vural Dinçkol, 2009: 238). Haklar bildirisi ile adil yargılanma, olağan olmayan cezaya çarptırılmama ilkeleri doğal haklar arasında yer almış (Kalabalık, 2009: 44), yasa yapma ve vergi koyma yetkisinin parlamentoya ait olacağı, dilekçe hakkı ve yasama dokunulmazlığı kabul edilmiştir (Bozkurt, 2006: 59).

 Act of Settlement (1701):

İngiltere‟de kralın yetkilerinin azaltılıp, parlamentonun yetkilerinin artırılması çabalarının sonucu olan bir başka belge 1701 tarihli Act of Settlement‟tır. Parlamentonun yetkilerini artırmak suretiyle, İngiltere‟de hak ve özgürlüklerin gelişimine katkı sağlayan bu belge, Bill of Rights‟ta yer alan hakları tamamlayıcı bir özellik taşımaktadır (Akad ve Vural Dinçkol, 2009: 239). İngiliz belgelerinin temel özelliklerinden biri, bu belgelerin, kendisinden sonra ortaya çıkan Amerikan ve Fransız metinlerinde olduğu gibi bir ideoloji içermemeleridir. İngiliz belgeleri, daha çok uygulamadaki ihtiyaçlara göre şekillenen ve bütün dünya  insanlarını kapsamayan bir özelliğe sahip olmuşlardır. Bu sebeple Amerikan ve Fransız metinlerindeki gibi, İngiltere dışında geniş bir etki doğurmamışlardır (Döner, 2003: 19).

ABD ve Fransa’daki İnsan Haklarına Yönelik Gelişmeler:

İngiltere‟de demokrasi ve insan hakları bakımından bu gelişmeler yaşanırken, elbette diğer uluslar ve devletler de bu gelişmelerden etkilenmişlerdir. Bu etkilenme ile birlikte temel hak ve özgürlüklerin İngiltere dışına yayılması, yaklaşık yüz yıllık bir süre sonunda gerçekleşmiştir. İngiltere‟deki insan hakları konusundaki bu gelişmeler sırasıyla önce ABD‟de daha sonra da Fransa‟da yaşanmıştır. İnsan hakları konusunda 16. yy‟da John Locke ile başlayan doktrin alanındaki mücadele, semerelerini, 18. yy sonlarına doğru Amerikan ve Fransız insan hakları bildirilerinde almıştır. Gerek Amerikan gerekse Fransız insan hakları bildirileri, bireylerin hak ve özgürlüklerini belirleyen bir bütün olarak ilan eden ilk resmi insan hakları metinleri olarak tarihte yerlerini almışlardır (Döner, 2003: 20).

1776 Tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisi ve ABD Anayasası:

Bill of Rights ve onu izleyen Locke‟un doğal haklar teorisi, Batı dünyasında büyük etki uyandırmış ve Haziran 1776 yılında Virginia‟da Temsilciler Meclisi, Virginia Haklar Bildirisi‟ni kabul etmiştir (Erdoğan, 2007: 94). Virginia Haklar Bildirisinin hükümleri aynı yıl Amerikan Bağımsızlık Bildirisi‟nde de yer almıştır. 1776 Virginia Haklar Bildirisi ve Amerikan Bağımsızlık Bildirisi‟nde, insanların yaşama hakkı ve özgürlüğü bulunduğu, mülkiyet haklarına sahip olduğu, kendi kişilik ve mutluluğunu özgürce gerçekleştirebileceği ifade edilmiştir. Bu bildirilere göre devletin görevi, kişilerin bu hak ve özgürlüklerini güvence altına almak ve bunların yaşanılır hale getirilmesine uygun ortamı hazırlamaktır (Ünal, 1997: 32). 1787 yılında hazırlanan ABD Anayasası‟na bu temel hak ve özgürlükleri içeren ilk on madde 1789 yılında eklenmiş, 1791 yılında da bu eklenen on madde yürürlüğe girerek insan hak ve özgürlükleri ilk defa anayasalarda yer almaya başlamıştır (Gemalmaz, 2001: 65). Amerikan Anayasası daha sonra, 1865 tarihinde köleliği yasaklayarak ve 1870 yılında da zencilere oy hakkı tanıyarak daha da geliştirilmiştir (Ünal, 1997: 33). 

 1789 Tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi:

Avrupa‟da hak ve özgürlükler açısından dönüm noktası olan olaylardan en önemlilerinden birisi ve belki de en önemlisi Fransız İhtilali‟dir. İhtilalden sonra kabul edilen bildiri, insanın doğuştan devredilmez, dokunulmaz doğal haklara sahip olduğu anlayışını teyit eden bir belgedir. 26 Ağustos 1789 günü ilan edilen bildiri, burjuvazinin taleplerine uygun, liberal bir özellik taşımaktadır (Bozkurt, 2006: 59). Bildiride egemenliğin halka ait olduğu; eşitliğe dayalı bir toplumun, insanların doğal bir takım haklara sahip olmasıyla sağlanacağı; kişi özgürlüğü ve güvenliği ile mülkiyet hakkının tüm insanların en temel hakkı olduğu belirtilmiştir (Ünal, 1997: 33). Fransız bildirisinde bir de özgürlük tanımı yapılmıştır. Günümüzde de hala geçerliliğini koruyan bu tanıma göre özgürlük, başkalarının haklarını çiğnememek şartıyla kişinin istediğini yapma konusunda serbest olması anlamına gelmektedir (Erdoğan, 2007: 95). Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi‟nde yalnız insanların doğuştan sahip olduğu doğal haklardan değil, bunların yanında, bireyin yönetime katılmasını sağlayan seçme ve seçilme hakkı gibi siyasi haklardan da söz edilmiştir. Bildirinin başlığındaki “Yurttaş Hakları” ifadesi de buna vurgu yapmaktadır (Ünal, 1997: 34). Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, halen yürürlükte olan 1958 Anayasası da dahil olmak üzere, bütün Fransız Anayasalarının mihenk taşlarından biri olmayı sürdürmektedir (Kalabalık, 2009: 45) İnsan haklarının ülke sınırları gözetilmeden tüm dünyada geçerli olduğu şeklindeki evrensel insan hakları anlayışı, Fransız İhtilali sonucu yerleşmiştir. Fransa‟da yapılan temel hak ve özgürlüklerin geniş bir şekilde yer aldığı anayasal düzenlemeler, Avrupa‟nın diğer ülkelerini de önemli ölçüde etkilemiş ve bu düşünceler tüm Avrupa‟da hızla yayılmıştır (Ünal, 1997: 34). 

Yirminci Yüzyılda İnsan Hakları:

İngiliz, Amerikan ve Fransız bildirgelerinde yer alan doğal haklar aydınlanma çağında yaygın bir etkiye sahip olmuş olmakla birlikte, 1815 tarihinden itibaren bu etki azalmaya başlamış ve bu durum 1930‟lara kadar sürmüştür. II. Dünya Savaşı‟nın hemen ardından baskıcı rejimlere duyulan nefret, insan hakları düşüncesinin yeniden filizlenmesine sebep olmuştur. 10 Aralık 1948 yılında BM Genel Kurulu‟nda İHEB kabul edilmiş, bu bildiriye hukuki bir bağlayıcılık kazandırma çabaları sonucunda, 1966 yılında imzalanan iki uluslararası sözleşme 1976 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmeler, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (KSHS) ve BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (ESKHS)‟dir (Kalabalık, 2009: 45). İnsan haklarıyla ilgili uluslararası ya da evrensel nitelikteki belgeler yanında, dünyanın çeşitli yerlerinde, bölgesel düzeyde insan hakları düzenlemeleri de vardır. Bunlar arasında; 1953 yılında yürürlüğe giren, 1950 tarihli “İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetlerini Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi” ve ona bağlı protokoller, 1978‟de yürürlüğe giren 1969 tarihli “Amerikalılararası İnsan Hakları Sözleşmesi” ve 1986 yılında yürürlüğe giren 1981 tarihli “Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi” örnek olarak gösterilebilir (Kalabalık, 2009: 45). Bu sözleşmeler burada kısa bir şekilde ifade edilmiş olup, çalışmamızın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ayrıntılarıyla incelenecektir.

Kaynakça:

Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilimdalı/Mustafa Burak Çelebi-Yüksek Lisans Tezi

13779 görüntüleme