TÜRKİYE’DEKİ ANAYASAL DEĞİŞİKLİKLER NEDEN BU KADAR FAZLA ? 

neden anayasa değişikliği hep gündemimizde ?



 Anayasa: Normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden, kanunlardan farklı ve daha zor bir usûlle konulup değiştirilebilen hukuk kurallarıdır. Anayasa türleri olarak yazılı-yazısız, katı-yumuşak, çerçeve-kazuistik ayrımyapılmaktadır. 
 Yeryüzünün ilk Anayasası, 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasasıdır. İkinci Anayasa 1791 Fransız Anayasasıdır. 
 Anayasaların tarihsel süreci incelendiğinde, bu süreç ortaçağa dayanmaktadır. Ortaçağda katı bir toplumsal yapı vardı. Keskin sınıf farklılıkları söz konusuydu. Dönemin ekonomik faaliyeti tarımdı. Feodalizmin toprağa bağlı bir yapıda olması, gücün toprak sahiplerinde olmasına sebep olmaktaydı. 
Coğrafi keşifler, haçlı seferleri gibi gelişmelerin sonucunda 16. yy oldukça büyük sermayeye sahip olan bir sınıf ortaya çıkmıştır. Bu sınıf burjuva sınıfı olarak adlandırılmaktadır. Alt tabakalar artık feodal sistemi sorgulamaya (eşitlik, özgürlük,adalet) gibi kavramları gün yüzüne çıkartmaktadır. 
Burjuvayı güçlü kılan ise el sanatları ve ticarete dayalızenginliğin bir semaye birikimi oluşturmasıdır. Krallık yönetimleri; burjuvaziye, ticarete zarar veren çatışmalarıortadan kaldırması, düzenli ve güçlü iktidarların kilit taşıolması bakımından destek sağladı.Kendisine burjuvaziyle güçlü bir merkezi otarite sağlacaktı. 
Mutlak merkezi sistem kurulması, profesiyonel bürokrat çalıştırılması, hukuki alanda reformlar yapılması, güçlü paralıordu kurulması, maddi bir kaynak gereksinimi ortaya çıkacaktır. Bu parasal kaynak ise o dönemdeki burjuvazidir. 
Böylece feodal düzen yıkılırken, diğer yandan yeni sınıfın ihtiyacı olan özgürlük belirli yasal düzenlemelerle sağlanacaktır. 
19. yy.daki bu sürecinde sadece ekonomik bir güç olmakla kalmayıp aynı zamanda toplumsal siyasal ve kültürel yapılarıda dönüştüren başlıca güç olmuştur. 
Bu gelişmeler burjuva devrimlerini karşımıza çıkarmaktadır.Geniş halk kitlelerini bir araya getirerek mutlak krallıkları ve aristokrasiyi bu devrimlerle saf dışı bıracaktı. Burjuvazinin güçlenmesiyle yapılan devrimlerin biri olan Fransız devriminin sonucundaki İnsan ve Yuttaş Hakları Bildirisi’nde özgürlükten, eşitlikten, mülkiyet vb haklardan söz edilmiştir.Bu devrimler yapıldıktan sonra sürekliliği sağlamak ve elde edilen hakları güvence altına almak için ‘’anayasa’’lar yapıdı. 
 Türk anayasalarının tarihsel süreci incelendiğinde ise, 
Osmanlı İmparatorluğu milli bir burjuva sınıfının oluşmasını, kendisine rakip olur düşüncesiyle, engellemiştir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olup, gayri Müslim olan kesimler arasında ticaret burjuvazisini çağrıştıran oluşumlara rastlanmaktaydı. Rum, Yahudi ve Ermeni asıllıtüccarlar ve bankerler imparatorluğun iç ticaretini ellerinde tutarak belirli oranlarda sermaye birikimleri sağlamışlardıancak farklı ırk ve dile sahip olmaları ve gayri Müslim olmaları nedeniyle yerli burjuva rolünü üstlenememişlerdi. Osmanlı döneminden cumhuriyet dönemine uzanan Türkiye’de ulus-devletin kuruluş sürecinde, azınlık unsurların büyük bölümü ülkeyi terk etmeye zorlandılar. Öte yandan, yalnızca ülkeden ayrılanlar değil, Türkiye’de kalan azınlıklar da zamanla (İkinci Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe giren Varlık Vergisi gibi uygulamalarla) etkinliklerini önemli ölçüde yitirdiler. 
Koç, Sabancı, Çukurova gibi sonraki dönemlerde öne çıkacak olan büyük sermaye grupları, gayrimüslimlerin ellerindeki ekonomik olanaklardan dolaylı ya da dolaysız çeşitli şekillerde yararlandılar. 
Ulusal kurtuluş savaşının ardından Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustaf Kemal Atatürk ve arkadaşları, 1920’li yıllardan başlayarak geri kalmış toplum yapısını, geri kalmış siyasi yönetim sistemini ve ekonomisini, batılı modern ülkeleri örnek alarak, dönüştürmeyi amaçlamışlardır. 
Cumhuriyet döneminde devlet eliyle milli bir burjuva yaratımaya çalışılmıştır. Batı toplumlarında ekonomik kerte tartışmasız bir belirleyiciliğe/önceliğe sahipken, Osmanlı’dan başlamak üzere Cumhuriyet döneminde de bu belirleyicilik ve öncelik sırası siyasi alanda odaklanmıştır. 
Bu durum doğal olarak “temel üretim aracı olan toprakta özel mülkiyeti dışlayan bir sahiplenme biçimini zorunlu kılmıştır 
Bugün, Anadolu burjuvazisinden söz edemeyişimizin en önemli nedeni de, özel mülkiyete dayanan bir toprak rejiminin yaratılamamış olmasıdır. 
Osmanlı İmparatorluğu’nda toprak mülkiyetinin bizzat devlet tekelinde kalması ve bu tekelin Cumhuriyet döneminde de devam etmesi, geniş topraklara sahip yerel otoritelerin etkenliğini artırmıştır. Dolayısıyla özel mülkiyeti dışlamadanen çok etkilenen sınıfların başında hem devlet bürokrasisi (asker-sivil) hem de yöresel güçler gelmiştir. 
Çoğunlukla azgelişmiş toplumlarda gördüğümüz bu durumun ortaya çıkarttığı en önemli sonuçlardan biri; toprak mülkiyeti ile egemen sosyal sınıfların genelde siyasi ve askeri kesimlerin elinde toplanmış bulunmasıdır. 
Başka bir deyişle yerli burjuva sınıfının bulunmamasınedeniyle bu misyon sivil bürokrasiye ve orduya, yani Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) emanet edilmiştir. Cumhuriyetin kurulması ve daha sonraki süreçte korunmasında ordunun rolüönem arz etmektedir. 
Ordunun korumacı tavrı süreklilik ve alışkanlık kazanarak “iktidarın bir parçası olduğu” düşüncesiyle kısa bir dönem ( 1944-1960 ) hariç günümüze kadar gelmiştir. 
Ordunun, burjuvaziyi bu denli üstlenmesi, birçok siyasi krize ve ülke içerisinde sarsıntılara sebep olmuştur. 
Ordunun üstlendiği görev, siyasi yönetime müdahaleleriyle Atatürk Devrimleri ve laikliğin korunmasının ötesine geçmişve anti-demokratik bir hal almıştı. Türkiye bu nedenle askeri-sivil verasete tabi oldu. 
YÖK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) gibi vesayet kurumlarınışekillendiren, cumhurbaşkanının tercihiydi. 
1961 Anayasası'yla, birtakım vesayet kurumları yaratıldı ve bunlar çoğulcu demokrasinin teminatı, milli gelir seviyesine bakılmadan yapılan en özgürlükçü anayasa gibi takdim edildi. Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlıyken, Başbakan'a bağlandı. Askeri vesayetin şekillenmesinde önemli bir role sahip olan Milli Güvenlik Kurulu da 1961'de oluşturuldu. 
12 Mart 1971 ile bu yapı kökleşti. Milli Güvenlik Kurulu'nun yetkileri güçlendirildi. Türk Silâhlı Kuvvetleri, Sayıştay denetiminden çıktı. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1971'de kuruldu. 
1982 Anayasası, askeri vesayeti güçlendirdi. MGK böylece, 118. Maddeye dayanarak, siyasi sürece doğrudan müdahale edebilme imkânlarına kavuşmuştu. İzleyen siyasi süreçte hükümetlerin ve meclislerin görüşleri değil MGK’nın aldığıkararlar önem arz etmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamı ve Anayasa Mahkemesi, vesayet organlarına dönüştü. Cumhurbaşkanı, bütün sistemi kontrol edecek güçlü yetkilerle donatıldı. 367 krizi ve kapatma davalarında göreceğimiz gibi, Anayasa Mahkemesi, anayasanın üstünlüğünü korumak yerine, devletin resmi ideolojisinin muhafızlığını üstlendi. HSYK da, yargı mensuplarının mesleki teminatını sağlamak yerine, devletin resmi ideolojisini, yargı mensuplarına benimsetme mekanizması gibi çalıştı. Parti yasakları, çoğulcu demokrasiyi geliştirecek şekilde düzenlenmedi; devletin resmi ideolojisiyle siyaset alanı sınırlandırıldı. Örnek olarak gösterilen Almanya'da, sadece iki parti kapatılırken, 1982'den sonraki dönemde, Türkiye'de 19 partinin kapısına kilit vuruldu. 
Ilerleyen süreçte bu krizler, 16 nisan anayasa değişikliği ile sistemin tamamen yenilenmesine neden oldu.